MÜNTECEP KESİCİ VE 1982 AYRILIĞI (3)

Engir Erkiner


2006 yılı gibi hatırlıyorum (2005 de olabilir!) politik çevremizden olmayan ama yayınlanan dergilerine arada yazı yazdığım bir arkadaş Ankara’da eski politik çevreden insanların yemekli toplantıda bir araya geleceğini, bu insanlara yönelik olarak mesaj yazmamın iyi olacağını ve bunu iletebileceğini söyledi. Kısa bir mesaj yazdım ve sonrasında bu arkadaşın ilettikleri karşısında şaşkınlığa düştüm. Toplantıya Lazkiyeli Muhabarat ve Rıza’dan da mesaj geliyor. İlkini çöpe atıyorlar, ikincisini okumuyorlar, sadece benimkini okuyorlar. Daha bu site kurulmamış ve herifin diğer ağır suçları ortaya çıkarılmamıştı ama kişinin Muhabaratla çalıştığını ve bazı örgüt içi infazlarını herkes biliyordu. 

Rıza ise kendisini çok yıpratmıştı. Politika yapmak demektir, bir şeyi savunuyorsan yapacaksın. Halk savaşını savunup yıllardan beri bu konuda yazarak olmaz, ciddi bir şekilde teşebbüs etmek gerekir. Başarılı olunamayabilir ama ciddi olarak yapmaya teşebbüs etmek olmazsa olmazdır. Aksi durumda bir süre sonra insanlar sizi dinlemez olur. 

Bu konudaki yorumu biliyorum: sen Avrupa’da başarılı oldun. Rıza da yıllarca hapiste kaldıktan sonra tahliye olunca ülke dışına çıkmak zorunda kaldı, ama orada pek bir şey de yapamadı. 

Bu görüşün doğruları olmakla birlikte önemli bir eksiği de bulunuyor. 

Özellikle Almanya’daki mücadelede başarılı oldum ama bu alandaki mücadelenin etkisi 1990’lı yılların ortalarından başlayarak azaldı. Doğrudan ülke içine hitap eden faaliyetiniz yoksa sadece Almanya ya da Avrupa’daki mücadelenin etkisi sınırlıdır ve 1990’lı yılların ortalarından başlayarak azalmıştır. Unutmayın ki o yıllarda internet çok az gelişmişti, neredeyse kullanılmıyordu.

1980’lı yılların ikinci yarısında Emek adlı aylık teorik bir dergi yayınlanmaya başladı. Her sayısında uzun bir teorik yazım yer alıyordu ve önde gelen konu sosyalist ülkelerdeki gelişmelerdi. Tanınan ve okunan bir dergiydi. Aynı çizgiyi daha sonra yayınlanan Toplumsal Dayanışma’da da sürdürdüm. Birleşik Sosyalist Parti’nin SÖZ adlı haftalık dergisinin hem Avrupa temsilcisiydim hem de her sayıda yazıyordum. 

Özgür Gündem gazetesi yayına başladı ve yayınlandığı yaklaşık bir yıl sürede her hafta bir köşe yazısı yazdım. Konu esas olarak dünyadaki gelişmeler ve artık tarihe karışmış olan eski sosyalist ülkelerdeki gelişmelerdi.

Yazın Dergisi 1991-2001 yılları arasında Türkiye’de de yayınlandı.

Kürtlerin Belçika’da açılan ve dünya çapında yayın yapan televizyonunda kaç kere açık oturuma katıldığımı hatırlamıyorum. Ardından istek üzerine Fırat Haber Ajansı’nda haftada iki kere yazmaya başladım. Yazmak sorun değil, insanların az bildiği konuları yazmanız gerekir. Mesela Kürt medyası ve yeni Kürt kimliğinin oluşumu gibi. Ajanstan bir arkadaş, “Yazılarındaki okur sayısı 30 binden aşağıya inmiyor” diyordu. 

1982-2006 yılları arasında Türkiye’de 8 ya da 9 kitabım yayınlandı. En fazla ilgi göreni Özgür Üniversite Yayınları arasında çıkan Avrupa Birliği ve Türkiye – Soldan Bir Bakış  adını taşır. 3000 tanesi bir yılda tükendi, ikinci baskı yapıldı. 1989 Berlin Duvarı da önemli bir kitaptır, SBF de yardımcı ders kitabı kabul edilecekti…

Almanya ve Avrupa’daki mücadelede başarıyı bunlarla birlikte düşünmek gerekir. 

İnsanlarımız geçmişe baktıklarında o günden bugüne benden başka kalan yoktu. Evet, ben bir deyimle “bu insanlarla birlikte olmam” deyip çekip gitmiştim ama gerçeklik de böyleydi. 

Üç tane eleştiriyle karşılaştım.

Birincisi: Sen gittin, örgüt bitti, neden gittin?

Bu abartmalı bir görüştür. Adana, Hatay, Suriye ve Almanya’yı görmüştüm ve örgüt diye sözü edilen yapı büyük bir abartmaydı. Orada burada insanlar vardı ama bunları birleştiren merkezi bir faaliyet yoktu ve kuru kalabalıkla da örgüt olmazdı. Ben ayrıldığım için örgüt bitmedi, örgüt zaten bitmenin eşiğindeydi. 

Aynı anlayış bir dönem İbrahim Yalçın’da da vardı. Örgütü Muhabaratçı tiplerin elinden kurtarmaya çalışıyordu ama olan bir şey kurtarılır; gerçekte ise örgüt yoktu. 

1981 yılı başlarında Suriye’de iken örgütün ilk ve son programını yazdım ve İngilizceye çevrildim. 2006 yılında aynı program duruyormuş. Düşünün, sosyalist blok dağılmış, neo liberalizm zafer kazanmış, Türkiye’nin konumu değişmiş ama program değişmemiş. Bu durumda örgüt olsa ne olur!

“Bu pisliğin içinde kalmayacağım, bu suça ortak olmayacağım” dedim ve gittim. Orada kalmak kaçınılmaz olarak pis ilişkilere bulaşmak ve dahası tanınan bir kişi olduğum için bunlara meşruluk kazandırmak anlamına gelirdi. Bunu yapmadım.

İkincisi: Bazı arkadaşlar, ayrıldıktan yaklaşık 25 yıl sonraki benle, orada kalmış olsaydım ortaya çıkacak benin yaklaşık aynı olacağını düşünüyorlar ama bu açık bir yanılgıdır. Kalsaydım, başka mahzurları bir tarafa, ne Avrupa’daki mücadelede Paris’ten sonraki başarıyı devam ettirebilirdim ne de ülke içine yönelik işler yapabilirdim. Yaptırmazlardı! 

Paris’e gelen iki merkez komitesi üyesinin başlıca işi bana mümkün olduğu kadar engel olmaktı. Uğraşarak bunları aşabilirdim ama anlamsız bir zaman ve enerji israfı olurdu. Bu tiplerin ikisi de yaklaşık 30 yıldır Paris’te yaşarlar, ikisini toplayıp onla çarpın, gösterdiğim performansın beşte birine bile ulaşamazlar. 

1987’de Paris’e geldiğinde İbrahim Yalçın’a da benzerini söylemiştim: Masa örtüsü nasıl masayı gizlerse, bunlardaki örgüt de yaptıkları pis işleri gizliyor. Örgüt olmadığı gibi bunlar siyasi insanlar değiller. Siyaset başka şeyleri gizlemenin aracı olarak kullanılıyor.

Önce inanmadı, sonra kendisi de görecekti. 

Üçüncüsü; eski çevremizin dışından gelen bir eleştiridir: İnsan kurduğu örgütü bırakıp gider mi, bu nasıl iş?

Kolay olmadı tabii ama sonuçta neden olmasın? 

Bir kere bu örgüt benim ilk örgütüm değildi, ilk örgütüm Mahir Çayan’ın THKP-C’sidir. Yönetici konumda değildim ama sempatizan da değildim, önemli görevler üstlendim ve yerine getirdim.

Ek olarak, TKP’nin tek örgüt olduğu yıllarda yaşıyor olsaydım, gidecek yer olmadığı için gidemezdim. Halbuki 1965 ve hele de 1980 sonrasında gidilebilecek çok yer vardı. Sosyalist harekette şu veya bu düzeyde varolan örgüt sayısı yaklaşık 100 kadardı ve bunların tamamının da benimkilerden çok uzak görüşlere sahip olması herhalde mümkün değildi. Kaldı ki yeni örgüt bile kurulabilirdi, sonuç alınamazdı, ayrı konu…

Eğer kuruluşunda ön planda rol oynadığınız örgüt, kurduğunuz örgüt olmaktan çıkmışsa ve bunu engelleyemeyeceğinizi de düşünüyorsanız, orada kalmaya devam etmek çaresizlikten başka bir şey değildir. İnsanın her yerde kendini yeniden üretebilmesi gerekir. Önceki yazıda da sözünü ettiğim gibi bunun politik intihar gibi bir tehlikesi de vardı, gittiğiniz yerde kaybolabilirdiniz ve bunu da artıkk göze alacaksınız.

Burada başka bir soru ortaya çıkıyor: insanlarımız neden bu kadar uzun süre yalan ve palavradan başka şey üretmeyen bu herife inandı, aksi yönde yapılan açıklamaları ise dikkate almadı? Haydi bana inanmadınız diyelim, ardımdan Paris’e gelen Aydın ve Hakan –Müntecep’in katledilmesinin ardından kaçırılıp rehin alınan iki kişi- örgütün Muhabarat’ın sosyalist hareket içindeki uzantısı durumuna geldiğini daha somut olarak açıkladılar. Onlar benden fazlasını görmüş ve yaşamıştı. 

Bu durumda inanmanız için 10-15-20 yıl beklenilmesi mi gerekiyordu?

İnsanların yalan ve palavraya uzun süre inanmasının nedeni, geçmişteki büyüklüğü sürdürme isteğidir. Biz ismi cisminden çok büyük olan ve bunu da ayrı özellikleriyle sağlayan bir yapıydık. Farklı gelişme çizgisi bize bunu sağlamıştı, başka faktörler de vardı ama asıl belirleyici olan bu farklı gelişme çizgisiydi. 

Teoriye baştan beri önem verdik ve eylem çizgimiz de farklıydı.

1977’de hapise girmemin ardından bu farklılık büyük oranda bitti, yine bir şeyler yapıldı ama durum eskisi gibi değildi ve sosyalist hareketin gelişme çizgisinin gerisine düşmüştük.

Benzer bir çizgiyi Paris’te de sürdürdüm. Yürüyüşlere katılmak, salon toplantıları yapmak, bildiri dağıtmak, gece yapmak; bunları biz de yaptık ya da herkesin yaptıklarından farklı bir şey yapmamış oluyorduk. 

Bunun dışında Paris ev işgallerini yaptık ve örgütün o dönemde alameti farikası bu eylem oldu. Diğerleri kaybolup gidebilir, ama aynısı bunun için söz konusu değildir.

Almanya’ya gittiğimde bu kez başka bir yapı içinde aynısını yaptım. Avrupa dergisi az sayıda örgüt tarafından çıkarılıyordu ama bu alanda tek değildik. Emek’in dışında birkaç örgütün daha Avrupa dergisi vardı. Bunun dışında biz de herkesin yaptığı faaliyetleri; gece düzenlemek, toplantı yapmak, bildiri dağıtmak, panel düzenlemek yaptık. Ek olarak Yazın gibi benzeri bulunmayan bir dergi çıkardık ve 27 yıl sürdürdük. 1990’lı yılların ikinci yarısında TKEP sönümlendikten sonra da bu dergi yaklaşık on yıl daha yayınını sürdürdü. 

Bu tür faaliyetler size farklılık ve unutulmayan bir isim sağlar. 

Eski ilişkiler içinde yalancının mumu yatsıdan çok sonrasına kadar yandı ama sonunda söndü. Performans olmadan yalan ve palavrayla daha fazla gidilemezdi ve bana sorarsanız çok bile gidilmişti. 

Eski insanlarımız geçmişin büyük isminin bir şekilde sürdüğünü düşünüyor, buna inanmak istiyordu. Görmek istemeyene bir şey gösteremezsiniz ama gerçekler inatçıdır ve hele de alternatif varsa… 

Benzer durum diğer sosyalist hareketlerde de vardır. Devrimci Yol bunun tipik örneğidir. Geçmişte ne kadar büyük olduklarını, o büyüklük uzun zamandır kalmamış bile olsa, sürekli tekrarlarlar. Olmayan bir şeyden kuvvet alacaklarını düşünüyorlar herhalde… 

Böyle yaparak kendinizi bir süre rahat hissedebilirsiniz ama buradan çıkış olmaz. 

Yeni dünyayı, bölgeyi ve ülkeyi anlamaya ve üretmeye çalışın…

Birkaç hafta sonra 12 Eylül 1980’in üzerinden 38 yıl geçmiş olacak…

Bugüne kadar hâlâ uyanmamış olanları uyandırmak artık mümkün değildir. 

İşimize bakalım…